Taraf’tan BATIYORUZ manşeti
Taraf’tan BATIYORUZ manşeti
Bildiğiniz gibi dünyada ekonomik açıdan bi kriz var ve özgürlük olamayan bu ülkemde gazetemde siyasi olaylar ile batma noktasına geldi. Buyrunuz.
ZOR GÜNLERDEN GEÇİYORUZ
Gazetenin sürmanşetten okuyucularına yaptığı duyuruda;“Zaten ilanlarımız azdı, şimdi en küçük gazeteleri bile kapsayan ilan kampanyalarında bile Taraf’ın adının üstünü çiziyorlar. Gelirlerimiz çok düşük. Hiç para kaynağımız yok. Arkadaşlarımızın maaşlarını ödemekte zorluk çekiyoruz” denildi.

KÜLTÜR SANAT EKİNDEN VAZGEÇTİ
Gazete, ekonomik krizi aşmak için tenkisat yapılmayacağını ve işten çıkartma olmayacağını duyururken, tasarruf için hergün gazete ile birlikte verilen “Kültür Sanat” ekini artık haftada bir güne düşüreceklerini açıkladı.
ERDOĞAN’DAN KORKAN YANDAŞ MEDYA ALKIM’I ZORA SOKTU
Diğer yandan yapılan açıklamada ‘müjde’ olarak duyrulsa da, Sabahgazetesinin Taraf gazetesini yayınlayan Alkım Yayınevi’ni zor duruma düşüren ve batma noktasına getiren kararı da okuyucuya duyruldu. Hatırlanacağı gibi Sabah gazetesi, “100 Temel Eser” promosyonu başlatmış ve bunun siparişlerini de Alkım Yayınevi’ne vermişti. Ancak Başbakan Erdoğan ve Taraf arasında yaşanan son gerginliğin ardındanSabah gazetesi bu siparişi de iptal etti. Bu karar, zaten sıkıntılı günler geçiren Alkım’ı daha da zor durumda bıraktı. Taraf’ın Genelkurmay’a yönelttiği eleştirilerin ardından ilanlarını kaybetmesinin üzerine, bir de Başbakan’la girdiği polemiğin ardından bu şekilde ‘cezalandırılması’gazeteyi daha da çıkmaza soktu. Baskısı tamamlanan kitaplar ise Tarafgazetesi tarafından promosyon olarak dağıtılacak.
KOLAY TESLİM OLMAYACAĞIZ
Taraf, tüm bu sıkıntılara rağmen “Kolay teslim olmayacağız” dediği açıklamada, gerekirse ortak alarak yollarına devam edeceklerini belirterek, açıkça ortak aradıklarını da duyurdu. Ancak, promosyon siparişlerini bile iptal edildiği ve Taraf’a “Bab-ı Ali’nin vebalısı” muamelesi yapıldığı bu günlerde ortak bulması da zor görünüyor.
Ahmet Altan – ” Atatürk “
Kum Saati
Tabii ki insanlar saçmalayabilirler.
Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.
Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.
Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:
“Atatürk’ü kısa göstermiş.”
Eee, ne olmuş?
Uzun boylu muydu Mustafa Kemal?
Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.
Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?
“Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar.
İçmiyor muydu?
Sıkı içiciydi ve içiyordu.
Ne var bunda?
Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:
“Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.”
Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları?
Vardı ve çoktu.
Kimin yok ki?
Hepimizin var.
Mesele tam da burada işte.
“Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.”
“Onun insani zaafları olamaz.”
Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.
“Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?”
Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?

Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.
Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.
Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.
Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.
Neden yapıyorlar bunu?
Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.
Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.
Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.
O da Kuzey Kore’nin yöneticisi.
Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.
Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.
Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.
Değerlendirilmemesi de gerekir.
Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.
Ama hepsinin de zaafları vardı.
O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.
Ya da sevmez ve saygı göstermez.
Atatürk bir diktatördü.
Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti.
Katı bir adamdı.
Muhaliflerine karşı çok sertti.
Çok ihtiraslıydı.
Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi.
Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.
Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.
Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.
“Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.
Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi.
Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.
Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı.
Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.
Denemişti.
Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu.
Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.
Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.
Yaratılamazdı, yaratamadı.
Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.
Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.
Bu gerçek değişmez.
Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.
Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.
Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.
O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.
Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten.
Diğer Ahmet Altan Makaleleri:
- 02.11.2008 - Mağdurlar savaşı
- 01.11.2008 - Başka kimse yok mu?
- 31.10.2008 - Durduğunda
- 30.10.2008 - Vatanınızı seviyor musunuz?
- 29.10.2008 - Cumhuriyet ve bayram
- 28.10.2008 - Böyle olmaz…
- 26.10.2008 - Muhtıra
- 25.10.2008 - Dünya ve biz
- 24.10.2008 - Vatan yahut insan
- 23.10.2008 - Ey ezilenler…
- 22.10.2008 - Daha güzel bir hayat
- 21.10.2008 - Kürtler ve Ergenekon
- 19.10.2008 - Böyle yöneticiler de var
- 18.10.2008 - Başbakan ve general
- 17.10.2008 - Bu da öyle bir başbakan…
- Tüm yazıları
Daha Güzel Bir Hayat
-

KUM SAATİ
Ahmet Altan
Belki de soruyu böyle sormalıyız.
Burada daha güzel bir hayat sürebilir miydik?
Burada daha güzel bir hayat sürebilir miyiz?
Hepimiz biliyoruz ki sürebilirdik.
Sürebiliriz.
Bunun nasıl bir hayat olabileceği konusunda bir fikrimiz var.
Hiç bir baskıya uğramadan rahatça sere serpe yaşayacağımız bir hayat, inançlarımızın sorgulanmayacağı, düşüncelerimizin korkusuzca ifade edileceği, çocuklarımızın geleceğinden endişe etmeyeceğimiz, işsizlikten bunalmadığımız, gelirin adaletli bir şekilde dağıtıldığı, zenginleştiğimiz, adalete güvendiğimiz, devletin içinden çetelerin çıkmadığı, yarınımızdan emin olduğumuz, savaşsız, dövüşsüz, kansız, huzurlu bir hayat.
Böyle bir hayat işte.
Bizim hayatımız böyle olabilir mi?
Olabilir elbette.
Tabii, bizim böyle yaşamamıza engel olanlar var.
Tabii, bizim hepimizi tek bir kalıptan dökmek, hepimizi itaatkâr kullar haline getirmek isteyenler var.
Tabii, bizi ezerek güç ve para kazanmaya uğraşanlar var.
Tabii, bizi savaşlarda perişan ederek kendi mertebelerini yükseltmeye çabalayanlar var.
Var tabii bunlar.
Zalimler ve zulmediyorlar.
Ama bütün suçu onlara mı yükleyeceğiz?
Önce bir kendimize bakmamalı mıyız?
Neden onların bize zulmetmesine izin veriyoruz diye sormamalı mıyız?
Nasıl oluyor da küçük bir azınlık bu ülkenin çoğunluğunu baskı altında tutuyor?
Niye bu soruyu hiç sormuyorsunuz?
“Silahları var” mı diyeceksiniz?
Silah, kalabalıklardan destek bulmazsa bir işe yaramaz.
Engels’in benim çok sevdiğim bir sorusu vardır.
“Neden aynı adada sadece iki kişiyken Robinson Crusoe, Cuma’nın efendisi olabiliyordu?”
Herkesin aklına hemen, “Robinson’un silahı vardı” cevabı gelir.
Bu, kolay ve yanlış cevaptır.
Onların ilişkisini belirleyen “silah” değildi.
Bizim durumumuz Robinson’la Cuma’nın ilişkisine benzemez ama bu ilişkide de, aynı onların ilişkisinde olduğu gibi “efendiyi” belirleyen “silah” değildir.
Nedir biliyor musunuz?
Bizim, bizi ezen “silahla” ittifak kurup, o silahı düşmanlarımızı ezmek için kullanma arzumuzdur.
Bizi kul eden, bu gizli ve utandırıcı istektir.
Bugün bu çarpık yapı sürüyorsa, birileri hepimizi eziyorsa, istediğimiz gibi yaşayamıyorsak, inançlarımız,
fikirlerimiz baskı altına alınıyorsa, bunun en temel nedenlerinden biri bu ülkede süren savaştır.
Savaş, hayatın normalleşmesine izin vermiyor.
Daha güzel bir hayat süremiyoruz.
Dindar biri, eşinin ya da kızının başörtüsü yüzünden baskı görebiliyor.
Türbanlı bir kız üniversite kapılarından döndürülüyor.
Solcular fikirlerinden dolayı yargılanıyor.
Kürtler, Kürtlüklerini yaşamak, anadillerini konuşmak, bir Kürt olarak varolmak istediklerinden kıyıma
uğruyor.
Aleviler, mezheplerinden dolayı devletten dışlanıyor, okullarda çocuklarına eziyet ediliyor.
Bütün bu zulmü gerçekleştirenler iktidarlarını “savaş” sayesinde devam ettiriyorlar.
Savaş bittiğinde, onların iktidarı da bitecek.
Peki, kaç dindar, kaç Alevi, kaç Kürt, kaç solcu biraraya gelip ortaklaşa savaşa karşı çıkıyor?
Niye biraraya gelmiyorlar?
Hepsi eziliyor.
Hepsini aynı güç eziyor.
Ama onlar birleşmiyor.
Savaşa ve zulme birlikte karşı çıkmıyor.
Savaşı durdurmadan, zulmü durduramayacaksınız.
Peki, kaç dindar savaşı durdurmak için harekete geçti, kaç dindar Kürtlerin hakkını savundu?
Kaç solcu dindarların türbanına sahip çıktı?
Kaç Alevi, türban hakkı için mücadele etti?
Kaç Kürt, “genç kızların türbanına dokunmayın” dedi.
Türban yasaklandığında, AKP kapatılmak istendiğinde Kürtler neredeydi?
DTP kapatılırken AKP’liler, dindarlar nerede?
Biz daha güzel bir hayat sürebiliriz.
Sürmeliyiz de.
Hepimiz birarada eziliyoruz, hepimizin hayatını çalıyorlar.
Silahları sayesinde yapmıyorlar bunu.
Hepimiz, bizi ezen silahın kabzasının bir ucundan tuttuğumuz için yapıyorlar.
Özgür mü olmak istiyorsunuz, mutlu mu olmak istiyorsunuz, zengin mi olmak istiyorsunuz, güvenli mi
olmak istiyorsunuz?
Olabilirsiniz.
Birlikte hareket ettiğinizde bunu yapabilirsiniz.
Savaşı elbirliğiyle sona erdirdiğinizde bu amaca ulaşabilirsiniz.
Silaha kızmayın.
Silahın kabzasına bakın.
Orada göreceğiniz kendi eliniz sizi zebun ediyor.
O ele kızın.
Ve ezilmek istemiyorsanız, çekin elinizi o kabzadan.
22 ekim çarşamba
Hazar Akgül, Ahmet Altan ile Konuştu!
Hazar Akgül, Ahmet Altan ile Konuştu!
Evet Ahmet Altanı çoğunuz tanıyorsunuzdur, tanımıyorsanız eğer GOOGLE diye bir şey icat edilmiş oraya yazıp bakabilirsiniz.
Her neyse Sayın Ahmet Altan benim timsallerimdendir, onu her zaman takdir etmiş ve her yazısını okumuşumdur, yani aklım başıma geldiğinden beri, neyse lafı uzatmıyayım Ahmet Altan ile Ne konuştuğumu yazayım merak ettiniz iyice. ” yoo etmedim ki ben” diyorsan eğer DEFOLup gidebilirsin (:
Öncelikle şunu söyliyeyim yazı tamamen orjinal mailden alıntıdır..
HAZAR AKGÜL:
Merhabar Sayın Ahmet Altan
Ben HAZAR AKGÜL henüz 16 yaşında, Maltepe/Küçükyalı Yazının devamını oku »
Ahmet ALTAN – Böyle yöneticiler de var
Böyle yöneticiler de var
![]() |
KUM SAATİAhmet Altan
|
Mustafa Kemal, daha sonra çok ünlenecek bir konuşmasında, “biz komünist değiliz, biz faşist değiliz,” demiş…
Sonra da “biz neyiz” sorusuna tam bir cevap bulamayınca, “biz bize benzeriz” diye bitirmişti cümleyi.
Bu “biz bize benzeriz” lafını çok sevdik biz.
Hiçbir şeye benzemiyoruz…
Kendimize benziyoruz.
Kendimizin ne olduğunu da pek tarif edemiyoruz. Yazının devamını oku »

