Atatürk’ün Cenaze Namazı
Atatürk‘ün Cenaze Namazı
Atatürk’ün cenaze namazı
ALLAHU EKBER YERİNE TANRI ULUDUR
Dolmabahçe Sarayı’ndaki namazı Diyanet İşleri Başkanı Şerefeddin Yaltkaya kıldırdı. Kalabalık bir cemaatle kılınan namaz dört dakika sürdü. ‘‘Allahu ekber’’ yerine ‘‘Tanrı uludur’’ dendi.
ESENLİKLER ÜZERİNİZE OLSUN
Namazdan sonra selâm verilirken de ‘‘Selâmun aleykum’’ değil, ‘‘Esenlik üzerinize olsun’’ sözleri kullanıldı.
ÖLÜM RAPORU 8 PROF.’UN İMZASI VARDI
Altında Türkiye’nin önde gelen dokuz tıp profesörünün imzasının bulunduğu ölüm raporu, ‘‘…8 Kasım 1938 Salı günü bir kere daha gelen ve bütün dikkat ve ihtimama rağmen ilerlemesine mani olunamayan ve büyük bir hızla gelişen ikinci büyük koma içinde 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı, saat dokuzu beş geçe, muazzez ve büyük hasta terk-i hayat eylemiştir’’ cümlesiyle bitiyordu.
TÜRK MİLLETİ ARTIK YALNIZDI
Bu raporun yayınlanmasıyla bütün dünya sarsıldı. Türkiye ise sarsılmaktan çok daha ötelerdeydi. Şairin ‘‘Gidiyor rastgelemez bir daha tarih eşine / Gidiyor on yedi milyon kişi takmış peşine’’ dediği şekilde, 17 milyonluk Türkiye nefesini tuttu, kalbini büzdü ve artık tek başına kalmış olduğunu o anda farketti: Ata’sını kaybeden Türk milleti artık yapalnızdı…
İPEK MENDİLLE BAĞLANDI
Sonra Ankara’da başsız kalan devlete yeni bir lider bulma, İstanbul’da ise cenazenin kaldırılması telâşı başladı. Ölüm raporunun altında imzası olan doktorlardan Mehmet Kâmil Berk, Atatürk’ün çenesini ipek bir mendille bağladı, ayak parmaklarını pansıman sargısıyla birleştirdi ve cenaze merasiminin hazırlıklarına girişildi.
Atatürk’ün sonsuza kadar uyuyacağı yerin neresi olacağı konusunda henüz bir karara varılmamıştı.
ÖZEL TABUTA YERLEŞTİRİLDİ
Uygun bir yer seçiminin uzun zaman alacağı belliydi ve cenazenin bozulmadan kalabilmesi için tıbbi önlem alınması gerekiyordu. Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin hocalarından biri, Akademi’nin patalojik anatomi profesörü Lütfi Aksu hemen İstanbul’a, Dolmabahçe Sarayı’na gönderildi.
Cenaze Prof. Aksu tarafından tahnit edildi, işlem tamamlandıktan sonra özel bir tabuta yerleştirildi ve Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda katafalka konuldu.
Türkiye tam dokuz gün dokuz gece boyunca Ata’sının nâaşının önünden gözyaşı seli halinde akıp geçti. Cenazenin Ankara’ya nakledilmesinin zamanı gelmiş ama namazı henüz kılınmamıştı.
KIZKARDEŞİN ARZUSU
Atatürk’ün sarayda günlerdir gözyaşları içinde bekleyen kızkardeşi Makbule Atadan namazın İstanbul’da kılınmasını ve tabutun yola dini merasimin tamamlanmasından sonra çıkartılmasını istiyordu. Hükümet Makbule Hanım’ın isteğine uydu ve namazı nakil töreninin başlamasından hemen önce, 19 Kasım 1938 sabahı saat sekizi on geçe kılındı. İmamlığı o dönemin Diyanet İşleri Başkanı Prof. Şerefeddin Yaltkaya yaptı.
Namaz ‘‘Allahu ekber’’ yerine Türkçe ‘‘Tanrı uludur’’ sözleriyle başladı ve selâmlar ‘‘Esselâmu aleykum’’ yerine yine Türkçe olarak ‘‘Esenlik üzerinize olsun’’ şeklinde verildi.
NAMAZ 4 DAKİKA SÜRDÜ
Tam dört dakika süren namazdan sonra tabut generaller tarafından sarayın avlusuna çıkartılıp top arabasına yerleştirildi.
Atatürk’ün cenaze namazını kılanlar arasında saray personeli, yakınları, bazı generaller, diyanet görevlileri ve onun on beş yıl boyunca müzisyenliğini yapmış olan Binbaşı Hafız Yaşar Okur da vardı. Hafız Yaşar, namaz sırasında Diyanet İşleri Başkanı Şerefeddin Yaltkaya’nın hemen arkasında saf tutacak, Dolmabahçe Sarayı’nda o sabah yaşananları ve namazın kılınış öyküsünü yıllar sonra kaleme aldığı anılarında bütün ayrıntılarıyla yazacaktı.
DİNLER, ANITKABİR YOLUNDA…
Türkiye’deki bütün dini cemaatlerin temsilcileri cenaze arabasını takip ediyorlar. Ermeni, Yahudi, Katolik ve Rum temsilcilerle beraber zamanın Diyanet İşleri Başkanı kortejle yürüyor. (Hürriyet)
ensonhaber.com
10 Kasım – Sensiz 70 Yıl ! ):
Atam tam bugün (10 kasım) aramızdan ayrıldı. Bizim için çok değerli. Ruhu şad olsun!..
Ahmet Altan – ” Atatürk “
Kum Saati
Tabii ki insanlar saçmalayabilirler.
Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.
Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.
Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:
“Atatürk’ü kısa göstermiş.”
Eee, ne olmuş?
Uzun boylu muydu Mustafa Kemal?
Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.
Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?
“Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar.
İçmiyor muydu?
Sıkı içiciydi ve içiyordu.
Ne var bunda?
Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:
“Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.”
Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları?
Vardı ve çoktu.
Kimin yok ki?
Hepimizin var.
Mesele tam da burada işte.
“Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.”
“Onun insani zaafları olamaz.”
Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.
“Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?”
Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?

Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.
Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.
Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.
Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.
Neden yapıyorlar bunu?
Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.
Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.
Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.
O da Kuzey Kore’nin yöneticisi.
Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.
Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.
Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.
Değerlendirilmemesi de gerekir.
Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.
Ama hepsinin de zaafları vardı.
O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.
Ya da sevmez ve saygı göstermez.
Atatürk bir diktatördü.
Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti.
Katı bir adamdı.
Muhaliflerine karşı çok sertti.
Çok ihtiraslıydı.
Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi.
Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.
Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.
Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.
“Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.
Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi.
Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.
Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı.
Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.
Denemişti.
Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu.
Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.
Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.
Yaratılamazdı, yaratamadı.
Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.
Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.
Bu gerçek değişmez.
Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.
Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.
Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.
O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.
Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten.
Diğer Ahmet Altan Makaleleri:
- 02.11.2008 - Mağdurlar savaşı
- 01.11.2008 - Başka kimse yok mu?
- 31.10.2008 - Durduğunda
- 30.10.2008 - Vatanınızı seviyor musunuz?
- 29.10.2008 - Cumhuriyet ve bayram
- 28.10.2008 - Böyle olmaz…
- 26.10.2008 - Muhtıra
- 25.10.2008 - Dünya ve biz
- 24.10.2008 - Vatan yahut insan
- 23.10.2008 - Ey ezilenler…
- 22.10.2008 - Daha güzel bir hayat
- 21.10.2008 - Kürtler ve Ergenekon
- 19.10.2008 - Böyle yöneticiler de var
- 18.10.2008 - Başbakan ve general
- 17.10.2008 - Bu da öyle bir başbakan…
- Tüm yazıları
Google’dan Jet Hızıyla Jest


